14 Nisan 2012

Su Gibi...

    İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz...

Kaş, 2011
        Kaş, 2011

* Can Yücel - Su Gibi

14 Aralık 2011

Yol Güncesi - 14/12/2011

Yıllardır gökkuşağı görmemiştim, bugün bir kıyak yaptı yol bana. ne sevimlisin sen öyle ya... Öptüm.

             Ağlı, Aralık 2011

2 Eylül 2011

Telli Defter Sokağı

                Çengelköy, Mayıs 2009

Devinimden gazı alalı, oldu biraz. Memlekete gelen yazlar enteresan, dediğimde en son, neymiş dediler düzelttim, ilginç diye, ki ne zaman böyle olsa Nişanyan'la parmak alfabesi arasında gidiş gelişler... indi-bindi bile parayla. Eylül'ün gelmesine bir Bülent Ortaçgil sevinir bence, yoksa yaz bitmiş, ilkokuldan başlayan dönem kabusu, kim sever?

Kafası dolu insanlara bir yerde denk gelip tanışınca, sonsuz dinleyeyim istiyorum, elma kurdu gibi içten yiyeyim. Zor çünkü ağzına fırın küreği yemiş gibi, yayık ağızlarla konuşan adamlardan arta kalan oksijenle hayatta kalmak veya kağıt bebekler için kesilip biçilmiş kalıp kalabalıklar arasında özünü yormamak. Bir sürü laf, biri sürü laf sonra. Öyle uzayan konuşmalar, sanırsın bir daha vakit olmayacak, rast gelinmeyecek...

Kendi hızlı, ağzı kalabalık ama dolu adam iyidir bence, çok iyidir. Onun boynuna en afillisinden bir madalya yaptırıp, onu sarıp sarmalayıp, şöyle kenara köşeye, toruna tombalağa miras kalacak sandık içlerine falan koymalı. Tabi işi bitince, ki bitmez. O zaman belki de kendine yakın tutmalı en kolayı. Yakın tutmakla, yular takmak arasında da bir ince çizgi vardır, onu da karıştırmayalım ey cemaat! 

Yeni asmalıya gittim, nasıl yalnız kalmış oralar. Tamam tıkış kakış salı pazarı havasızlığına laf eder de olmuştuk ama bu çok yalnız olmuş. Memlekete dair kaygılara esiyor sokaklarındaki puslu rüzgar. O arada, bir kış günü vitrininde Jägermeister görüp takıldığımız shotçı baba türbesi Montreal'in son hali olmuş, beğendim.

Gidişimden beri İstanbul'u özlemiyor musun diyenlere cevabımı, bu gelişlerimde düşünüyorum. "Şöyle uzaktan, martılar, deniz, galata, günbatımı/doğuşu kartpostal gibi İstanbul'u özlüyorum evet. Arnavut kaldırımlarını, denize inen yokuşlarını, biraz netameli gece ışıklarını, pazar penceremin önünden geçer akordeon amcayı... tamamen fiziksel yani özlemlerim. İçini dolduran tüm diğer ruhlarla yine beraberim"... bu gelişimdeki cevabım.

19 Temmuz 2011

Seyyarname

Börtü-böcek, aşk-caz havasına girdik gireli, cümbüşün peşine düşen ağustos böceği misali, havayı koklayarak ilerliyorum. Şahsen 2-3 ay önce havada leyleği görmüş olmanın haklı coşkusu, tembel bahanesiyle dağ tepe düz gidebilme özgürlüğüne de sahibim ayıptır söylemesi. Böyle söyleye söyleye zaten sonunda Brüksel'in de yolunu tuttuk... Yerli malı yurdun malı festival neyimize yetmezmiş gibi çadırı kondurduk Rock Werchter'ye.

                 Werchter, Temmuz 2011
Haziranın son günü tam 18 kiloluk(!) çıkınımızı toplayıp, Sevgili Badi'ği de gözyaşları içinde Minik Pati Evi'ne bırakıp, yola koyulduk. Brüksel'e yaklaşık 30 km mesafedeki Werchter köyünde düzenlenen ve Avrupa'nın 5 büyük rock müzik festivalinden biri olan Rock Werchter'nin Iron Maiden, Portishead, Coldplay, Elbow, Kasabian, Kaiser Chiefs, Arsenal, Kings of Leon, Arctic Monkeys, Hurts, Eels, Grouplove gibi saymakla bitmez şukela gruplarının cazibesine kapılıp, kendimizi gece olmak bilmez, yağmur dinmek bilmez kuzeylere ışınladık.

Kamp alanına biraz geç gitmiş olmanın cezası olsa gerek, konser alanına neredeyse en uzak kamp alanında konaklama ihtimalimiz kalmıştı. Azmettik 4 gün boyunca 3 km gel, 3 km git, yıllık, hatta 3-5 yıllık sporumuzu da yaptık. Yağmurlu geçen buz geceleri, yalakta temizlik, bol gübre kokusu gibi çileleri es geçerek, müziğe doyduk şükür. Festival ruhunu benimsemiş, yerlerde güneşlenen, uyuyan, istediği gibi hoplayıp zıplayan kitle de pek eğlenceli idi. Çadırının önündeki bankı öyle benimsemişti ki bazı amcalar ve teyzeler saksılarını üstüne koyup festival süresince suyunu verdiler, güneşe çevirdiler yüzünü.

Brüksel, Temmuz 2011
Konserler bitti. Mini ve oldukça adrenali yüksek bir Brüksel turunun ardından uçağı kıl payı yakalayıp, İspanyol merdivenlerinde şarap nasıl içiliyormuş, gün nasıl batıyormuş diye Roma yolları, arnavut kaldırım... Her gün elde telefon Badik ile ilgili malumat alınıyor tabi bir taraftan, Minik Pati sakinleri canından bezdiriliyor.

Yeri gelmişken, tatile çıkmadan önce son 2 hafta her gece Badi'yi nasıl nereye bırakacağım kabusları görüyordum. Forumları tırmalarken tesadüfen Minik Pati Evi'nin sitesine girdim. Beykoz Riva Yolu üzerinde bahçeli müstakil bir evi, iki güzel sahibesi kedi ve köpekler için butik otele dönüştürmüş. Benim şımarık oğlum uyum sağlayana kadar ilgilerini üstünden eksik etmediler, yetmedi benim telefon tacizim karşısında hep çok naziktiler. Fırsat bu fırsat bekar anne modunda, geleneksel yol arkadaşımla Roma'nın altını üstüne getirdik. Meydanlar, sokaklar, binalar, kiliseler, Pantheon, Colosseum... ne kolay gezilip bitirilir, ne kısadan anlatılır bir şehir. Hasılı kelam, beyin hücrelerim ve klavyenin tuşları bu sıcaklardan alnının akıyla çıkarsa "Roma: Konuşan Duvarlar" ve "Brüksel: İşeyen Adamlar" başlıklı iki metni tuşlamak da borcum olsun.

                 Roma, Temmuz 2011
Gez ile çalış eylemleri birbirine çok uzak tabi, o yüzden şu sıra bir adaptasyon problemi yaşıyorum, gözümü kapatıyorum, denizler geçiyor gönlümden. Haliyle yaz aylarında 
tembellik maaşı bağlansın talebimi yineleyerek, tatil dönüşü normal düzene geçmek için 3-5 gün daha çabalarım, baktım olmuyor daha da kasmam arkadaş! kalk giderim güneylere... erken uyarısında bulunuyorum!

Uzun zamandır görmediğim bir dostum Sezen Aksu'nun yeni albümünü hediye etti
, ılık rüzgarla gün batımı şahane duygular uyandırıyor insanda, tavsiye ediyorum. Zaman zaman kırlangıç da küsebiliyor tabi insana... Küslükleri çok uzatmamak, arayı açmamak lazım... şu dünyanın en kıymetlisi keyiflendiren dostlardır zira. Haydi bakalım "bakarsın umduğundan iyi geçer yaz...öptüm".

29 Mayıs 2011

Maktülden Notlar

Etrafa dağılan beyin parçacıklarımı toplamak için beyhude çabalar içindeyim. Talihsiz bir çeviri sonucu "Sensiz Olmaz" adıyla Türkçe'ye kazandırılan High Fidelity ve Cusack'tan ilham alarak onun bunun şuyun listesini yapabilecek kadar çok şarkının hikayesi; her eşin, dostun, düşmanın bir şarkısı var.

Her sabah I've Got to See You Again* dinleyerek güne başlamakta ısrar eden bir komşum vardı, yıllar önce. Her sabah hakkında başka bir acı hikaye uydurup, üzülürdüm. En acıklısı N. Jones'a duyduğu platonik aşk ihtimaliydi. Taşındım, aslını da hiç öğrenemedim.

Çok sevdiğim, en sevdiğim bir kadın* vardı veya yıldızlar gibi, kemikleri bile güzel... Hem dostluğunu, hem kendini kaybettim. Her Red Hot çalışında içine Anthony kaçan bir çılgın mucit... Iggy t-shirtlü kadın, en güzel yolcu/yol arkadaşı.

Annem Emel Sayın'dır mesela, ablam kadife sesli kadınların eteklerinin uçuştuğu Küba, Fransa, İspanya esintili tüm şarkılar. Herkes bir eşyasını bırakmasa da bende, mutlaka bir şarkısını bırakır. Kısa menzilli hafızamın, tek tutabildiği şey... bu şarkıları. Olur da bir gün gündelik telaşlardan vakit bulursam, ilk işim tam tekmilli listeyi hazırlamak olacak.

Ülke gündeminden, naif zemine geçmek için toz pembe, en ideali müziğe modaya sarmak aklı. Yoksa önümüzü görememezlik meselesini içime sindiremiyorum, 12 HAZİRAN yaklaşıyor, yine fazlalık/azınlık olma ihtimalimden, ileri demokrasinin kılıcından ürküyorum gibi.

Haziran sonunda rock solumaya Werchter'ye gidelim, görelim, RTE'den çekinmeden devil horn yapan gençlere özlemle... Neymiş, yenilir yutulur bir şey miymiş festival, ayrıntılar dönüşe artık.

16 Mayıs 2011

Yıktın Perdeyi Eyledin Viran!

Bu pazar her zamankinden daha aydınlıktı. Taksim meydandan başlayıp, Tünel'e uzanan renk cümbüşü, dahası Ankara'dan yükselen sesler, güneşli günlere dair umut tohumları ekti bünyeme. Darısı 13 Haziran sabahının başına...

2 Mayıs 2011

"Ertele(n)me"ye Güzelleme

Fani işlerin, ıvır zıvır kışların peşinden koşarken bir ayın üstüne daha çentik attım, dizi dizi. Y.Ö. tadında kısa kısa cümlelerle bezeli yazılar yazmak istemedim. Haddi zatında, Kadıköy'e aylardır uğramamanın verdiği utançla Kadıköy Üçlemesi'ni, zaten başlığından ibaret olduğu için Anne Ben Mobil Oldum hikayesini iç ettim. Geçen aya dair itiraflarla girizgahı yaptım, rahatladım. O yüzden artık asıl konuma geçebilirim.

Benim gündemim oldum olası hızlı değişir, geceler günler hızlı akar, filler gibi günde 2-3 saat uyurum falan ama sevgili memleketimin gündemi sabahtan akşama öyle ivmeler gösterir oldu ki, şaşıp kalıyorum. Bir delinin kuyuya attığı ucubik proje üstüne değer verip yorum yapasım gelmiyor, o yüzden onu es geçiyorum.

Bugün Pakistan'da sözüm ona Amerikan Kabusu'nu vurmuşlar... Face/Off'taki gibi olacak da bir gün Usame'nin altından "cee ee" diye Bush çıkacak fantazim var benim. O ki vurulan kimdir bilemiyorum.

Bir de Telekomi(k)inasyon İletişim Başkanlığı'nın yayınladığı yasaklı liste var, okudukça kuruma dair şöyle bir kare geliyor gözümün önüne... Makam koltuğundan doğru göbeğini kaşıyan badem bıyıklı amca, camdan dışarı derin derin düşünüp, yan masadaki mesai arkadaşına: 

- La Memet, olm baldızı da yaz...
- ...
- Yaz yaz! Baldız olm ehehehehe. anladın sen onu, baaldan tatlı lan!

Tam bu noktadan itibaren kendimi sarsıp, oh be kabusmuş deyip, gündelik işlerime dönüyorum ve sıklıkla şu sıralar ÖSYM'nin yaptığı herhangi bir sınava girme zorunluluğum bulunmadığı için şükrediyorum, dinimiz amin!

Son bir haftadır en çok da yaz geldi sanıp akabinde yağmuru, soğuğu yemekten mustaribim. Yaz gelsin dedim ama ilkbahara da razıydım. Yaz geldi sandım, yazdım. Şimdi bir türlü anlayamıyorum, yaz geldi mi, ayazda mıyız... arkamız açıkta kalınca, karabasanlar mı gelir, halihazırda yaşananlar zaten bir kabustan mı ibarettir? 

Mevsim yahu sonuçta abartacak ne var derseniz, ben sinek gibiyim... ömrüm iki kış arasındaki sıcak günlerde geçer... "Ey hava yahu biraz delikanlı ol da kışsan sıcak memleketlere göçelim, yok yazsan kıymetini bilelim!" der ve beni özleyin anacım diyerek havadan sudan, çorbadan ekmekten yazıma noktayı koyarım.

30 Mart 2011

Yaz Kafası: Portakal Çiçekleri

Yazmamak için bahanemin bol olduğu son 1,5 ayda: 
- Petrolün cazibesi, barışı yendi... "Eninde petrol, sonunda petrol, artık dizginlerim senin elinde petrol" derken bir kez daha Ajda'yla göz göze geldik.
- Sosyal mecra kimilerini rahatsız etti, kapatıldı. Sonra elinin fazla uzun olduğu görülüp, sirkat haddinin herkese uygulanamayacağı anlaşılınca, açıldı.
- Dokunan yandı... Türkiye, fikir özgürlüğüne tahammülsüzlüğüyle yine dış basın locasındaki yerini korudu...
- Japonya'yı önce doğal, sonra kimyasal felaket vurdu. Orta yaş bunalımından bir türlü çıkamayan ülkemiz, geçici hafıza kaybı gibi deprem ve nükleer politikasına dair 1-2 kelam daha etti, sonra sessiz sedasız Mersin Akkuyu falan feşmekan.

Gündem yoğun söylenecek söz olmayınca, altının dünya borsasındaki yükselişini dikkate alarak sükutu korumak da kendi adıma akıllı bir yatırım oldu. Kamuya mal olmadı ama, mevsim geçişinden midir, ayın konumundan mıdır, yoksa tamamen benim solduyuluğumdan mıdır bilmem, den- sizlikler ve dengesizlikler de aynı dönemde peşimi bırakmadı. 

Hal böyle olunca, yine oksijensiz kaldığım yerlerden gitmek gerekti. Valizimi toparladım, Badi'yi kandırdım, çok da düşünmeden kendimi Antalya'ya ışınladım. Tam mevsimiymiş gidince farkettim. Kaleiçi dururken, kendini Alice Harikalar Diyarı otellerine kapatan her turiste inat, dar sokaklarda azimle kayboldum. Kaybolduğum bir merdivende kendimi buldum. Şimdi bende hala yaz kafası, portakal çiçekleri. Kış gelmesin.

16 Şubat 2011

Biraz Sürpriz Oldu Ama...

Hoşgeldin yavru... henüz gözünü 3 ay önce açmış olmasına rağmen, 3 ayrı ev görecek kadar bahtsız bir minik misafirim vardı bu Pazartesi, tam da günün de, kendini hediye etti bana... Birbirimize daha ilk görüşte aşık olduk, eve geldik, yemek yedik.  Flört dönemimiz henüz... Tam 26 sene daha tecrübeli olduğumdan ona, merakla baktığı, ısırdığı, çizdiği hayatı öğretmekle meşgulüm şu sıra. Bazen tartışıyoruz, sonra ikimiz de depresyona giriyoruz ama ne istediğini tam tariflemeden, erkeklerden bir şey almak mümkün değil. Velhasıl Badi'den selam var size...


Hmm evet... Kadıköy üçlemesinin finali... o da gelecek yakında!