Çengelköy, Mayıs 2009
Devinimden gazı alalı, oldu biraz. Memlekete gelen yazlar enteresan, dediğimde en son, neymiş dediler düzelttim, ilginç diye, ki ne zaman böyle olsa Nişanyan'la parmak alfabesi arasında gidiş gelişler... indi-bindi bile parayla. Eylül'ün gelmesine bir Bülent Ortaçgil sevinir bence, yoksa yaz bitmiş, ilkokuldan başlayan dönem kabusu, kim sever?
Kafası dolu insanlara bir yerde denk gelip tanışınca, sonsuz dinleyeyim istiyorum, elma kurdu gibi içten yiyeyim. Zor çünkü ağzına fırın küreği yemiş gibi, yayık ağızlarla konuşan adamlardan arta kalan oksijenle hayatta kalmak veya kağıt bebekler için kesilip biçilmiş kalıp kalabalıklar arasında özünü yormamak. Bir sürü laf, biri sürü laf sonra. Öyle uzayan konuşmalar, sanırsın bir daha vakit olmayacak, rast gelinmeyecek...
Kendi hızlı, ağzı kalabalık ama dolu adam iyidir bence, çok iyidir. Onun boynuna en afillisinden bir madalya yaptırıp, onu sarıp sarmalayıp, şöyle kenara köşeye, toruna tombalağa miras kalacak sandık içlerine falan koymalı. Tabi işi bitince, ki bitmez. O zaman belki de kendine yakın tutmalı en kolayı. Yakın tutmakla, yular takmak arasında da bir ince çizgi vardır, onu da karıştırmayalım ey cemaat!
Yeni asmalıya gittim, nasıl yalnız kalmış oralar. Tamam tıkış kakış salı pazarı havasızlığına laf eder de olmuştuk ama bu çok yalnız olmuş. Memlekete dair kaygılara esiyor sokaklarındaki puslu rüzgar. O arada, bir kış günü vitrininde Jägermeister görüp takıldığımız shotçı baba türbesi Montreal'in son hali olmuş, beğendim.
Gidişimden beri İstanbul'u özlemiyor musun diyenlere cevabımı, bu gelişlerimde düşünüyorum. "Şöyle uzaktan, martılar, deniz, galata, günbatımı/doğuşu kartpostal gibi İstanbul'u özlüyorum evet. Arnavut kaldırımlarını, denize inen yokuşlarını, biraz netameli gece ışıklarını, pazar penceremin önünden geçer akordeon amcayı... tamamen fiziksel yani özlemlerim. İçini dolduran tüm diğer ruhlarla yine beraberim"... bu gelişimdeki cevabım.
