23 Eylül 2016 Cuma

İyileşme


Gündem biraz laylaylom trilili kafasına gelmişken -yazının sonuna kadar başıma yeni bir felaket gelmeyecekse- şuraya iki satır yazayım istedim. Son 15 gündür sağlık sorunları sebebiyle evdeyim, 10 kaplan gücünde dizi/film biriktirdim ve tabi sıkıldım artık. Konu hareket etmeyle alakalı olunca 2-3 saat içinde mesela zırt diye her şey geçsin bitsin istiyorum. Aynı sabırsızlığım, hakkında hiçbir şey görmek, duymak istemediğim kişiler ve konular için de geçerli. Kesikler gibi, onlarla ilgili şeyleri görmek istemediğim zamanlarda 2-3 saat içinde buhar olup evrene karışsınlar istiyorum... tabi işler öyle yürümüyor, hayat kendi yolumuzdan gitmemize izin vermiyor. İlla saplantılı şekilde izlememiz lazım, geçilmesi gereken yollarda sürünmemiz lazım, kesiklerin üstüne merhem sürüp beklemek zorundayız vs vs. Kesiklerin üstünden 15 gün geçti, 7 gün daha geçecek. Sonra sonbahar, sonra kış geçecek ve bir yerde izden öte bir şey ifade etmeme safhasına da geleceğiz. 

İşte en çok bu bekleme zamanlarında sevdiğim ve sevildiğim insanlarla birlikte olmak istiyorum. Buradaki ve bağlacını her iki koşulun sağlandığı matematiksel bir denklemi ifade etmek için koyuyorum. Çevremize doğal olarak eklenmiş veya sonradan eklediğimiz çeşit çeşit insan modeli var zira ve bazıları için denklemin iki tarafı aynı anda sağlanmıyor. Örneğin Ballard'ın "orta sınıf eşkıyası" diye tanımladığı bir tür, illaki bir şekilde çevre diye tanımladığımız halkaya ekleniyor: Arabasını hırçın kullanan, yüksek sesle konuşan, her şeyi "hallederiz"ciler. İçten içe zavallı, sevgisiz, yalnız olduğunu bildiğimiz ama kendi elimizle de varlıklarını sürdürmelerine destek verdiğimiz, orta sınıf eşkıyaları... Nasıl oluyorsa bu eşkıyalar etrafına kendisini nezaketle ellerinden tutup yukarıya çekmeye adamış 1-2 naif insanı sarmayı başarıyor. Naifler de bundan besleniyor belki. Eşkıya öyle bir nezaketle yukarı çekiliyor ki hep kendi kendine naiflerin üstüne basıp yukarı çıktığını zannediyor. Bir ömür boyunca çukurunu görünmez kılıyoruz el birliğiyle. Bence Mevlana'nın "İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur" sözünü böyle de okumak lazım. 

İyi dostları hatırlatan iyileşme dönemlerine...🍷
İyi dostlarıma...🍷 iyi ki varsınız. 
Benliğini aslında sadece iyi dostlarına borçlu olanlara...🍷iyi ki varsınız:)

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Ofis Günlükleri: Temmuz İsyanı

La Fontaine'in Ağustos böceği ile karıncanın hikayesini anlattığı meşhur fablı malum. Karınca bütün yaz çalışır, kış için yiyecek depolar. Ağustos böceği de yan gelir yatar, şarkılar söyler, yazın keyfini sürer. Sonra kara kış gelir, yiyeceksiz kalan Ağustos böcüğü, bir parça yiyecek alabilme umuduyla karıncanın kapısını çalar. Yanıt olumsuzdur. Hikaye de burada biter.

Ölüdeniz, Temmuz 2016

Yazarımız, sevgili hayvancıklara insani değerler yükleyerek, çocuklara işleyen demir ışıldar tadında nasihat vermeyi amaçlamış. Buraya kadar her şey tamam. Yani entomoloji diye bir şey olmasaydı mesela tamamdı. Gel gelelim yazın o bıcır bıcır sesini duyduğumuz Ağustos böceklerinin ömrü, toprak üstüne çıktıktan sonraki bir kaç haftadan ibaret...

Sistemin kölesi olduğumuz modern dünyada, tekerleğin içinde safça koşup duran hamsterdan bir farkımız olmadığı için neye, kime hizmet ettiğimizi sorgulamadan, kendimizden daha az çalışarak veya hiç çalışmayarak refah seviyesi yüksek bir yaşam süren insanlara karşı eleştirel bir dil geliştirmiş durumdayız. Aynı toplum karesi içinde, bir tarafta 18-19 yaşında çalıştığı inşaatın göçüğü altında kalıp yaşamını yitirenler, öbür tarafta hayatı boyunca hiç çalışmamış asalak şekilde hayatına devam etmekte olan 30lu yaşlardaki yurdumun fanusta büyümüş bireyleri olunca, insan ister istemez tepki gösteriyor tabi olan bitene. 

Çalışmaya başlayıp, jet hızıyla ideallerimden uzaklaşmaya başladığım, Türkiye'de plancı değil olsa olsa pilavcı olunabileceğini idrak ettiğim süreçten bu yana, bu tip insanlara karşı tepki verir gibi olacağım zaman veya vermemin hemen ardından, kişilere odaklanarak sistemin bütününü kaçırdığımı ısrarla kendime anımsatıyorum. Resmi tatil olan geçtiğimiz hafta boyunca da etrafımdaki çılgın tatilcileri gördükçe hep hamsterı ve tekerleğini düşündüm. 

Konuyu böyle iki üç paragrafla izah etmek çok zor ama birey olarak köleliğimizi sonlandırmaya dair efor sarf etmek zorundayız. Karşılaştığımızda 1-2 saniye gerçekliğinden şüphe duyduğumuz, gerçek olmasın istediğimiz tüm durumlar bir sarmal, hepsinin ucu sonu birbirine bağlı ve düğüm olmuş biçimde merkezinde sistemi himaye ediyor. Tek tek koşmaktan vazgeçmediğimiz sürece, çark dönecek, her biri karikatür tadındaki tipler ülkeyi yönetir gibi yapmaya bu sırada doğudan batıya yağmalamaya devam edecek. Etmeyin eylemeyin "Tembellik hepimizin hakkı!" diyor yanağınızdan öpüyorum.

p.s. Konuya dair tek doz hap niteliğinde: Paul Lafargue - Tembellik Hakkı (Le droit à la paresse)

13 Haziran 2016 Pazartesi

Beyaz

Sabahtan akşama insanoğlunun kendi kendine yaptığı kötülükleri izlemekten içim şişti. Dünyanın her tarafı enine boyuna o kadar kötülük barındırır haldeki, kişisel hayatımın gündelik mutluluklarını yaşamaya utanır haldeyim. Evrende bir toz parçası değilmişiz gibi kendi çizdiğimiz sınırlarla, o sınırlara yüklediğimiz anlamlarla, matruşkadan çıkar gibi içimizde sonu gelmez küçük faşistler biriktiriyoruz. Her şeye hızla erişebilir hale gelmenin en kötü tarafı bu, görmesek duymasak, küçük dünyamızda mis gibi yuvarlanır giderdik. İmkan olsa da keşke ölümü ve acıyı dil, din, ırk, cinsiyete göre hissedebilen herkesi uzaya göndersek, bir de oradan baksalar gözlerinde devleştirdiklerine. 

Bu yaşam koşulları altında, son bir kaç gündür fark ettim ki hayatta eş, dost, arkadaş seçerken en önemli kriter -belki de tek kriter- birinin size iyi gelmesi. Bu tanıma kelimelerin ifade ettiği basitlikte bakınca, "ee zaten herkes en başta iyi gelmez mi?" deriz ya... sınır ötesi bir iyi gelmek benim fısıldadığım. Tüm ilkel koşullar altında, tüm süslerimiz dökülmüşken veya arada kilometreler varken bir küçük dudak kıvrımının her şeyi SADECE yukarı çekme hali, yanında hiç bir zaman endişe, sorgu-sual getirmemesi. 

Allan Gardens 4, Cem Başarır

Her tarafını samimiyetsizlik, çıkar, kötülük sarmış yerkürede kalan son 10 metrekarelik çimde mutlu olma imkanı varsa işte o insanlarla beraber mümkün olacak. Bu sebeple, madem kendi çizdiğimiz sınırlar bu kadar geçerli/güçlü/anlamlı diyerek, yakın zamanda ben de ilk denk geldiğim 10 metrekarelik çimde özerklik ilan edip, Guleria Anarşist Topluluğu (GAT) için vatandaşlık başvurularını almaya başlayacağım, haberiniz ola. 32 yıllık ömrümde geriye dönüp baktığımda, GAT'ın doğal vatandaşlığına hak kazanmış çok güzel insanlar biriktirdiğimi görüyorum. İyi ki varsınız, seviyorum üleen!

Bu Haziran akşamında büründüğüm ruh haline uygun olarak, sizi, geç tanıdığıma hayıflandığım, bir o kadar da özgünlüğüne hayran kaldığım Cem Başarır'ın beyaz ağaçlarıyla selamlıyorum.

27 Mayıs 2016 Cuma

Yeni / Sıfır

Dört yıl sonra bambaşka konularla başlangıç yapmayı planlamıştım aslında. Olduramadım, elim gitmedi, ertelendi çünkü… Bugün enerjisini 12 yıldır hep yanımda hissettiğim babamın doğum günü… Onun gibi evrene uğurladığımız babaannemin ise ardından geçen 27. gün. Haliyle üst notalarda biraz hanımeli hüznü hakim. Hayat diye tanımladığımız süreç, baktığımız pencereden baharı görüp görmememizle şekilleniyor. Bir şarkı aynı anda yüzünüzde gülümseme ve gözlerinizde dolmaya sebep olabiliyor mesela. O anlarda ben gülümsemeden yana koyuyorum oyumu. Olayları biçimlendirmek, anlamlandırmak, sevdiklerimizi güzellikleriyle kendimize saklamak elimizde.



Blogtaki eski yazılar aorttan siyasetle beslenen ülkenin gündemine yetişemediği için çöp olmuş gibi. Tarihte bir yapraktır deyip silmedim yine de. Tesadüfen arama yaparken Kadıköy'le ilgili yazılarıma falan denk gelen olursa, her ay 4.212 kişi göç alan İstanbul’da çoktan kapanıp gitmiş yerleri arayıp bulamadığında arkamdan çok küfretmez diye ümit ediyorum.

İnsan yazmak, çizmek konusunda dönem dönem bir tıkanma yaşıyor. Benim bu sayfayı kapatmamın temel sebebi yazamamaktan çok o dönemde blogta yazmanın anlamını sorgular hale gelmemdi aslında. Editörlük yaptığım dönemde açık bir platformda düzenli olarak yazmak, ister istemez bir alışkanlık haline gelmişti, o enerjiyi buraya aktarırım diye düşünüyordum ama odaklı, derli toplu bir metin oluşturma tedirginliği blogta yazmayı bırakmamla neticelendi. “İnsanlar sana hayatlarının en içten hikayelerini anlatırken bir şeylerden arınır, bir şeyleri kaybederler” diyen Hage* tadında konuyu kafamda netleştirmiş durumdayım. Özetle yine buralar hesapsız kitapsız bir kafa defteri; yeni delirmeler, yazılar, çizilerin adresi. Bundan sonraki kayıtların bünyenizde ferah bir toprak kokusu bırakması dileğimle, kurdeleyi kesiyorum! 🎀

p.s. Bu gün beni her zaman içindeki müzikle besleyen ve şaşırtan yakın arkadaşımın; 3 gün sonrası da dostluğumuzda 20 yılı devirdiğimiz, bu kadar uzun vakit geçirince birbirimize baka baka benzediğimiz güzel kadının doğum günüsü. Tüm doğum günü çocukları ve büyüklerine kutlu olsun!