Uzun süre sosyal haklarından mahrum bırakılan insanların, içlerinde biriken hayal kırıklıklarının, yenilgilerin, anlık bir çizgi aşımıyla kocaman bir toplu öfkeye dönüşebileceğinin son göstergesi Mısır oldu. İsyana dair haberlerdeki insan suretleri, öfke, yıkılan sokaklar, 2009 başında bambaşka bir Kazablanka görmeyi hayal ederek gittiğim, onun yerine çantamdan fotoğraf makinemi çıkartırken çekindiğim şehri hatırlattı bana.
Bu yazı ne Mısır'la ne de Kazablanka'yla ilgili aslında. Akdenizin karşı kıyısında olan bitenler, bir gece Taksim'de çalışan otobüsün egzozunun altına ısınmak için yatan amca, şimdi yoğun bakımdaki çok sevdiğim 'dev kalpli' adam, bir yazar* ve tüm diğerlerinin de etkisiyle ben, bambaşka bir hikaye anlatmaya karar verdim... Hepimizin ne iş yaptığını bildiğimiz Cellatlar hakkında aslında pek de bilmediklerimize dair.
Osmanlı Devleti'nde Azrail'in kanlı canlı iş ortağı Cellatlar, kimsenin sevmediği 'ölüm'e yakın durdukları için mi, gördüklerini/yaptıklarını anlatamasın diye mi bilinmez, sağır ve dilsizdir. Doğuştan dilsiz olmayıp da bu iş için seçilenlerin ise dilleri kesilirdi. Öldürdükleri kişilerin bedeni üzerindeki eşyalar ve beden, infazın ardından Cellat'ın olurdu, bedeni ne yapacağı, yakınlarına verip vermeyeceği kararı ona aitti.
Cellatlık bir meslekten ziyade, bir sosyal sınıf olarak da düşünülebilir bence. Burada cellatların hikayesinden biraz uzaklaşarak, Hindistan'daki kast sistemi, yani sınıfsal ayrımdan bahsetmek istiyorum. Nepal, Sri Lanka gibi yine gelişmişlik listesinin alt sıralarında yer alan ülkelerin uyguladığı bu sisteme göre, ten rengi, geldiği soy vs gibi nedenlerden, insanlar farklı sınıflara ayrılıyor, kimin ne iş yapacağı ne gibi haklara sahip olacağı da sınıfına göre belirleniyor.
İşte bu sistemde 'dokunulmazlar' olarak nitelendirilen bir sınıf var. Daha doğrusu hiç bir sınıfa dahil edilmeyen, insanların dışkılarını toplamak, ölüleri yıkamak gibi tüm pis işlerden sorumlu olan, neden dokunulmak istenmediği de bu işlerde gizli kişiler bunlar. Sadece kendi aralarında evlenebiliyorlar, dokunulmazlardan doğan bir bebeğin başka bir sınıfa ait olmak gibi bir şansı da yok dolayısıyla. İşte Osmanlı'daki cellatlık mesleğinin babadan oğula geçtiği düşünülürse, cellatların da bir çeşit 'dokunulmazlar' olduğu söylenebilir.
İnfaz sırasında halkın hatta daha kuvvetli ihtimalle, infaz edilen kişinin yakınlarının tanımaması için kafasına siyah bir maske geçiren cellatların bu gizliliği, ölümü halinde de devam ediyordu, normal insanların yanına değil kendi özel cellat mezarlıklarına defnediliyorlardı. İstanbul'da tarihçiler iki adet cellat mezarlığının var olduğunu söylüyor, bunlardan bir tanesi, Eyüp sırtlarında diğeri ise Balat'ın üst kısımlarında Eğrikapı olarak bilinen bölgede yer alıyordu.
Şehrin görünmez mezarlıklarına gömülmesi uygun görülen Osmanlı dokunulmazlarının, mezar taşları da görünmez olurdu. Bej renkli, kumlu görünüme sahip, deniz kabuklarından oluşması nedeniyle içerisinde bolca fosil barındıran küfeki taşından yapılan mezar taşları üzerine hiçbir şey yazılmıyordu. Aynı yaşadıkları dönemde olduğu gibi bu dünyadan gittiklerinde de kimlikleri yok oluyordu.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder