16 Şubat 2011 Çarşamba

Biraz Sürpriz Oldu Ama...

Hoşgeldin yavru... henüz gözünü 3 ay önce açmış olmasına rağmen, 3 ayrı ev görecek kadar bahtsız bir minik misafirim vardı bu Pazartesi, tam da günün de, kendini hediye etti bana... Birbirimize daha ilk görüşte aşık olduk, eve geldik, yemek yedik.  Flört dönemimiz henüz... Tam 26 sene daha tecrübeli olduğumdan ona, merakla baktığı, ısırdığı, çizdiği hayatı öğretmekle meşgulüm şu sıra. Bazen tartışıyoruz, sonra ikimiz de depresyona giriyoruz ama ne istediğini tam tariflemeden, erkeklerden bir şey almak mümkün değil. Velhasıl Badi'den selam var size...


Hmm evet... Kadıköy üçlemesinin finali... o da gelecek yakında!

11 Şubat 2011 Cuma

Cellatlar ve Dokunulmazlar

Uzun süre sosyal haklarından mahrum bırakılan insanların, içlerinde biriken hayal kırıklıklarının, yenilgilerin, anlık bir çizgi aşımıyla kocaman bir toplu öfkeye dönüşebileceğinin son göstergesi Mısır oldu. İsyana dair haberlerdeki insan suretleri, öfke, yıkılan sokaklar, 2009 başında bambaşka bir Kazablanka görmeyi hayal ederek gittiğim, onun yerine çantamdan fotoğraf makinemi çıkartırken çekindiğim şehri hatırlattı bana.

Kazablanka, Mart 2009

Bu yazı ne Mısır'la ne de Kazablanka'yla ilgili aslında. Akdenizin karşı kıyısında olan bitenler, bir gece Taksim'de çalışan otobüsün egzozunun altına ısınmak için yatan amca, şimdi yoğun bakımdaki çok sevdiğim 'dev kalpli' adam, bir yazar* ve tüm diğerlerinin de etkisiyle ben, bambaşka bir hikaye anlatmaya karar verdim... Hepimizin ne iş yaptığını bildiğimiz Cellatlar hakkında aslında pek de bilmediklerimize dair.

Osmanlı Devleti'nde Azrail'in kanlı canlı iş ortağı Cellatlar, kimsenin sevmediği 'ölüm'e yakın durdukları için mi, gördüklerini/yaptıklarını anlatamasın diye mi bilinmez, sağır ve dilsizdir. Doğuştan dilsiz olmayıp da bu iş için seçilenlerin ise dilleri kesilirdi. Öldürdükleri kişilerin bedeni üzerindeki eşyalar ve beden, infazın ardından Cellat'ın olurdu, bedeni ne yapacağı, yakınlarına verip vermeyeceği kararı ona aitti. 

Cellatlık bir meslekten ziyade, bir sosyal sınıf olarak da düşünülebilir bence. Burada cellatların hikayesinden biraz uzaklaşarak, Hindistan'daki kast sistemi, yani sınıfsal ayrımdan bahsetmek istiyorum. Nepal, Sri Lanka gibi yine gelişmişlik listesinin alt sıralarında yer alan ülkelerin uyguladığı bu sisteme göre, ten rengi, geldiği soy vs gibi nedenlerden, insanlar farklı sınıflara ayrılıyor, kimin ne iş yapacağı ne gibi haklara sahip olacağı da sınıfına göre belirleniyor. 

İşte bu sistemde 'dokunulmazlar' olarak nitelendirilen bir sınıf var. Daha doğrusu hiç bir sınıfa dahil edilmeyen, insanların dışkılarını toplamak, ölüleri yıkamak gibi tüm pis işlerden sorumlu olan, neden dokunulmak istenmediği de bu işlerde gizli kişiler bunlar. Sadece kendi aralarında evlenebiliyorlar, dokunulmazlardan doğan bir bebeğin başka bir sınıfa ait olmak gibi bir şansı da yok dolayısıyla. İşte Osmanlı'daki cellatlık mesleğinin babadan oğula geçtiği düşünülürse, cellatların da bir çeşit 'dokunulmazlar' olduğu söylenebilir.

İnfaz sırasında halkın hatta daha kuvvetli ihtimalle, infaz edilen kişinin yakınlarının tanımaması için kafasına siyah bir maske geçiren cellatların bu gizliliği, ölümü halinde de devam ediyordu, normal insanların yanına değil kendi özel cellat mezarlıklarına defnediliyorlardı. İstanbul'da tarihçiler iki adet cellat mezarlığının var olduğunu söylüyor, bunlardan bir tanesi, Eyüp sırtlarında diğeri ise Balat'ın üst kısımlarında Eğrikapı olarak bilinen bölgede yer alıyordu. 

Şehrin görünmez mezarlıklarına gömülmesi uygun görülen Osmanlı dokunulmazlarının, mezar taşları da görünmez olurdu. Bej renkli, kumlu görünüme sahip, deniz kabuklarından oluşması nedeniyle içerisinde bolca fosil barındıran küfeki taşından yapılan mezar taşları üzerine hiçbir şey yazılmıyordu. Aynı yaşadıkları dönemde olduğu gibi bu dünyadan gittiklerinde de kimlikleri yok oluyordu.

Dahasını merak edenler için:

        
* Kırmızı Zaman, Mine Söğüt, YKY, 2006.

8 Şubat 2011 Salı

Kadıköy’ü Severim vol.2

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazı bir öncekinin devamı niteliğinde, kaldığım yerden Kadıköy’ün denize çıkan sokaklarında yürümeye devam ediyorum. Beşiktaş’tan vapurla geldim, Haldun Taner’e uğradım şehir tiyatrosunun aylık programı yayınlanmış, aldım. Bilet sordum, lordlar kamarası yine çoktan ilk iki sırayı kapatmış…


7. Mercan
İskeleden kırtasiyelerin, kiliselerin, Akmar Pasajı’nın olduğu renkli, hareketli Mühürdar Caddesi’ne çıkan soldan ilk sokağın üzerinde yer alan Mercan’ın midye tava, dolması meşhur tabi ama buranın diğer şubelerinden farkı denize nazır terasının olması. Ufak zemin katından belli olmadığı için rutin yeme-içme saatleri de dahil boş masası hep var. Şarap/rakı yanında taze balık, salata, meze, deniz ürünleri… boğazda balık keyfinin mikro versiyonu.

8. Baylan
Yine iskeleden Mühürdar Caddesi’ne çıkan ikinci sokak üzerinde yer alan Baylan Pastanesi’nin şahane çikolatalarının keyfini babamdan öğrendim. Baylan markası dile kolay tam 88 yaşında, Kadıköy şubesi ise 1961’de açılmış. Bildiğim tüm çikolatalardan vazgeçebilirim burası varsa. 

Monte Carlo, kesmelerden, trüflerden falan ufak bir paket yaptırmak, vakit varsa arka tarafa geçip kup griye yemek… sihirli dağın* tepesinde olmak.

9. Allpato
Baylan Pastanesi’nin hemen ilerisinde pek de dikkati çekmeyen bir kumpir cenneti Allpato, önünde son 2-3 senedir mantar gibi çoğalan tane mısırlardan satılıyor. İçerisi de gayet ufak, bazen oturmak için beklemek zorunda kalabilirsiniz. Ortaköy de dahil olmak üzere buradaki kumpirden daha iyisini yemedim, küçük olması yanıltmasın.

10. Petek
Balıkçılar çarşısının içindeki tek ve köşedeki fırın Petek’te sağda alt büfede galetler sergilenir. Kaşarlı galet benim favorim, cips yemek yerine kaşarlı galet yerim, doymam. Sabah vapura binmeden önce ıspanaklı mini böreklerden almak için de rotamı Petek’i içine alacak şekilde çizerdim. Ekmeklerini, kurabiyelerini saymıyorum bile!

11. Muhsin Bilyap’ın Galerisi
Moda Caddesi’nden sahile inen Sarraf Ali Sokak üzerinde tombul kedilerin, gecenin, kulenin yer aldığı bir vitrin vardır. Alışılageldik dükkan isimlerinin aksine dar kibar bir fontla Muhsin Bilyap yazar üstünde. Her geçişimde içim giderek bakıyorum tablolara, biri benim olsun diyorum. Ucuz değil tabi ama olacak bir gün, benim de Muhsin Bilyap tablom olacak duvarda. Buradan ilgililere duyuruyorum, tek taş falan alıp karşıma gelen olursa söz veremiyorum ama elinde Muhsin Bilyap tablosuyla gelen biriyle 1-2 ömür geçirebilirim.

12. Shaft
Shaft bu listeye alınmak için fazla popüler aslında çoğu kişinin bildiğine eminim. Altıyola çıkarken, McDonals’ın yer aldığı köşeden sağa, oradan tekrar sağa hemen sola girdiğinizde, sokağın genel havasından doğru yere geldiğinizi anlarsınız. Haftanın her günü rock, blues tarzında canlı müzik yapan farklı gruplar sahne alıyor. Perşembe günleri ise Türkiye’nin en önemli gitar virtüözlerinden Gür Akad ve grubu çıkıyor 23:30 gibi. Yıllardır üstünden çıkartmadığı deri pantolonu, kovboy çizmeleri, uzun saçlarıyla bir While My Guitar Gently Weeps çalar ki ağlarsınız.

13. Woodstock
Shaft’la aynı sokak üzerinde yer alan Woodstock, 4 ay kadar önce açıldı. İlk gidişimde olmuş burası olmuş demiştim. Sonra da uğrak mekanlarımdan biri haline geldi zaten. Kabı boşaldıkça yenisi gelen kabuklu yer fıstıkları, herkesin çalmaya cesaret edemediği coverları hem bulup hem çalan dj’i, abuk sabuk bir şey tarif etseniz de hala nazik barmeni, iyi seçilmiş müzik grupları ve tüm sevimli çalışanları yüzünden Kadıköy rutinimi bozmayı başardı yıllar sonra. Pazartesi hariç her gün canlı müzik var. Üst katı muhabbet edip içmek isteyenler için, bodrum katıysa canlı müzikle çoşmak isteyenler için ideal.

14. Nazım Hikmet Kültür Merkezi
Bahariye Caddesi’nden ilk sağa girişte Sanatçılar Sokağı olarak da bilinen yolun ilerisinde solda yer alıyor Nazım Hikmet Kültür Merkezi. Belirli günlerde, tiyatro, film gösterimleri, söyleşiler yapılıyor, yazın bahçesinde oturup etrafa kulak kabartırken bile ülke tarihine dair yeni şeyler duymanız mümkün. Ayrıca, 14 Şubat saat 20:00’de “Nazım’ın Küba Seyahati” gösterilecek.

15. Kekik
Bahariye Caddesi üzerinde Süreyya Operası’nın karşındaki sokakta yan yana bir sürü açık büfecinin olduğu bir sokak vardır. Kekik bu sokağa girişte ilk soldaki... önceden tek katlıydı, yazın başında ikinci katı da ilave oldu, dekorasyon değiştirildi. 


Gayet uygun bir fiyata birbirinden lezzeti yemekleri istediğiniz gibi tabağınıza doldurabiliyorsunuz. Saat 21’den sonra giderseniz çoğu şey bitmiş olur. Açık büfe dışında yemekleri de lezzetlidir ama açık büfeyi görüp de tek bir şey sipariş edeceğinize ihtimal vermiyorum.

*dinlence: Magic Mountain - Blonde Redhead

7 Şubat 2011 Pazartesi

Kadıköy'ü Severim vol.1

Senelerimi geçirdikten sonra Beşiktaş'a taşınmış olsam da, Kadıköy canımın köşesidir bilen bilir. Haftasonu üşüşen kalabalığı saymazsak hâlâ İstanbul'un kurtarılmış bölgelerinden bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Son gidişimde yılların Teachers'ının da kapandığını görünce, hiç değilse sevdiğim mekanlar, insanlar da kapanıp, taşınıp gitmeden yazayım istedim.

Beyoğlu'na dair tonlarca web sitesi var, Kadıköy biraz da kendi iç dinamiği, müdavimleri sebebiyle hep gizli kaldı. Bilinen mekanları bir elin parmağını geçmez, bilenler de Taksim'e benzeyecek endişesiyle pek sır vermek istemez. Rıhtım'a inen adı üstünde en uzun ve sonunda deniz feneri gözüken tek sokak Uzun Hafız Sokak'tan başlayarak, Yoğurtçu Parkı'na kadar olan Kadıköy-Moda bölgesine dair yeme-içme ve kültür-sanat mekanlarıma uğrarsanız benim yerime de keyfini çıkarın.

Bu ilk yazı, Haldun Taner'den Altıyol'a doğru ilerlerken sağ tarafta kalan, daha çok Yazıcıoğlu, dershaneler ve oteller ile bilinen Rasimpaşa / Yeldeğirmeni bölgesini konu alıyor. 1890larda Kuzguncuk’tan göç eden Yahudi ailelerinin gelmesiyle yerleşime açılan semt, 1908 yılında Haydarpaşa’nın inşa edilmesinin ardından, istasyonda çalışanların konut ihtiyacına yönelik olarak Almanlar tarafından yapılmış apartmanlarıyla İstanbul’un ilk apartman yerleşmelerinden birine dönüşür. 1900lerde yapılmış binaların bir kısmı, Hemdat Sinagogu ve Ayios Yeoryios Kilisesi olduğu gibi korunmuştur. Şimdilerde daha çok öğrenciler tarafından tercih ediliyor, bu yüzden mekanları da kendi gibi naif.

Büyüğü için üzerine tıklayın.

1. Çorbacı-Kokoreçci
Uzun Hafız Sokak'ın Rıhtım Caddesi ile birleştiği köşede yer alan kendi halinde, otantik döşenmiş mekan sabahın ilk ışıklarına kadar açıktır ve mercimek çorbası mideye iyi gelir.

2. Harbi Pilav
Rıhtım Caddesi üzerinde saat 22'den sonra haritada belirlenen yerde konumlanan sevimli ve hep akşamdan kalma amcanın seyyar ekmek teknesidir kendisi, üzerine yapıştırma renkli harflerle yazılmıştır ismi. Nohutlu pilavının üstüne tanımam. Tercihe göre salata, tavuk, kuru ve ayran da bu ziyafete eklenebilir.

3. Dadaş Pilav
Canınız pilav istedi ama gece değilse de o zaman adres Dadaş Pilav... Esnaf lokantası kıvamındaki masaları, sandalyeleri ve sonradan açılan 2. şubesiyle pilavın Kadıköy'deki bir diğer adresidir benim için.

4. Dilkan Gıda
Karakolhane Caddesi ile Recaizade Sokak'ın birleştiği köşede yer alan ve birbirinden sevimli bir çiftin 10 yılı aşkın bir süredir işlettiği bu tekeli aynı cadde üzerindeki bir sürü tekel bayiden ayıran en önemli şey, sahibi bayan tarafından özel olarak tadılmış, getirilmiş şarapları. Nasıl bir şey aradığınızı söyledikten sonra size tavsiye edilen şarabı gözü kapalı olarak alabilirsiniz. Modadaki bir sürü şarküterinin aksine bu bölge için tektir.

5. A Day Rest-Cafe 
Dışarıdan bakıldığında minik gözükse de hava güzel olduğunda tadından yenmez bir bahçesi vardır. 2009'un sonlarına kadar Heybeliada'ydı adı, anne sofrasından hatırlanacak yumurtalı ekmek, salçalı sosis için pazar günleri koşa koşa giderdik. Yağmurda ve kapıda kalıp, ıslak sokak kedisi kıvamındayken sığındığım gün el değiştirdiğini görünce biraz üzülmüştüm. Yeni ve nazik sahibi Herman Bey'le ve ağzına kadar dolu kahvaltı tabağımla tanışınca gönlümde taht kurdu yeniden. Kitabınızı alıp kahve içip saatlerce vakit geçirebilirsiniz, kimse de kalk git demez, hatta bir süre sonra evinizin odası gibi olur: A Day Rest-Cafe

6. Altıyol Halk Köftecisi
Çeşit çeşit katkısız köfteleri, salatası ve irmikli parfesiyle köfteye doymak için uğrayabilirsiniz. Fiyatları da oldukça uygun. Söğütlüçeşme Caddesi'nden Halitağa Caddesi'ne girişte hemen solda. 0216 5500 700'den eve de sipariş verilebilir.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Kahlo, Çarlık Rusyası, Metin And ve 3 Japon

Kültür-sanat ağacından Ocak ayında kısmetime dört elma düştü. İkisi kötü organizatörlere, biri bana, diğeri de size... Tepebaşı'nda TRT binasının arkasında yer alan tarihi Bristol Oteli'nin Sinan Genim tarafından hazırlanan projeyle restore edilmesinin ardından açılan ve önemli koleksiyonlara evsahipliği yapmaya başlayan Pera Müzesi'nin, yeni 'popüler' konukları Frida Kahlo ve aşığı Diego Rivera.


Sergi içeriğini okumadan sergiye giderseniz biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, zira alışılageldik Kahlo eserlerinin yerine "Koleksiyoner bir çift olan Jacques ve Natasha Gelman'ın (...) koleksiyonunda yer alan yapıtlar, Frida Kahlo'nun sanatsal kişiliğinin derin izlerini yansıtan otoportreleri ile Diego Rivera'nın az sayıdaki tuval resmi örneklerinin en önemlileri"nden oluşan bir sergi var 3. katta.

Neyse ki Pera Müzesi bir kıyak geçip 4. ve 5. katları birbirinden canlı gözünüzün içine bakan 19. yüzyıl Rus klasiklerinin sergilendiği Çarlık Rusyası'ndan Sahneler'e ayırmış. En ufak detayların bile incelikle düşünüldüğü resimler, profesyonel bir kameradan alınmış fotoğraflar kadar sahici, bakmaya doyamıyor insan.


Şimdi sergi demişken, bir Pazar gecesi geç bir saatte "Yarın sergi günü olsun, sonra da Asmalı'da bir şeyler içeriz" gibi bir öneriyle gelen arkadaşınız olursa, onu sarsmaktan çekinmeyin ve bir şamar gibi galerilerin çoğunun Pazartesi kapalı olduğunu indirin yüzüne... Pazartesi günleri Yapı Kredi Vedat Nedim Tör ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü açıkmış bu arada!

Yine restorasyon projesi Sinan Genim tarafından hazırlanmış olan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde -eski  Rosolimo Apartmanı- Osmanlı Dönemi'nde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında İstanbul'da bulunmuş, işadamı, mimar ve din adamı üç Japon'un yaşamına dair kesitlerin yer aldığı Hilal ve Güneş Sergisi devam ediyor. Sergilenenlere dair yanlarına iliştirilmiş açıklamalar o kadar yetersiz ki, sulu boya bir resim mi yoksa kartpostal mı anlamak sizin hayal gücünüze kalmış veya önce işadamı olarak tanımlanan şahsın "Japonya için casusluk yaptığının göstergesi" ibaresiyle asılmış bir belgesini gördüğünüzde anlık bir şaşkınlık yaşayabilirsiniz. Özetle kapıdan çıktığınızda İstanbul'a dair hiçbir şey görmemiş, gördüklerinizi de anlamamış olabilirsiniz gibi.

Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde ise hayatı, anıları, illüzyon araçları, kitapları, fotoğrafları... muhtemelen daha oraya sığmayan binlerce şeyle birlikte bir Metin And sergisi var. Sergi öncesinde adını bilmiyordum işin doğrusu, hatta sergiyi yakalamam da biraz rastlantısal oldu. Serhan Ada'nın yıllar öncesinde okuduğum bir yazısında, koca arşivi yanlışlıkla atılan Metin And'ın arşivinin ne kadar büyük olabileceğini de sergiden sonra anladım.

Bahtıma düşen 4 elmanın 2'sinden kurt çıkmış olsa da, Beyoğlumun en güzel tarafı hayal kırıklıklarını örtbas etmek için yeterince renkli olması. Her koşulda uzun uzun tüketilen tekel birası yanında fajita insanın keyfini yerine getiriyor.

4 Şubat 2011 Cuma

!f Istanbul Hep Gelsin, Yine Gelsin...

Her sene Aralık ayı itibariyle gizli gizli 2011.ifistanbul.com adresine tıklayıp 10-15 sn geri sayımı izliyorum, elimde değil... Neyse ki bu sene de o günler ben mobilken* bitti, program açıklandı. 5 Şubat itibariyle de biletler %10 indirimli Mybilet'te satışa çıkıyor. Biletlerin satışa çıkmasıyla birlikte Mybilet'in interaktif paneli yardımıyla filmleri seçmek, tarihleri ayarlamak falan kısmen de olsa kolay oluyor tabi... Ama beklemeye sabrı olmayanlar için ikinci ve hantal çözüm de !f websitesinden favorilerime ekleme / çıkartma yaparak ayarlamasyon. Ben kendi ilkel not defterimi kullanarak yaptım yapacağımı, sorumluluk sahibi bir kişilik olarak daaa... demek isterdim ama "siz de gelin olm, çıkışta İstiklal'de takılırız" anafikriyle şurada paylaştım: The Cizgivirusu's List. Filmlerin dışında tadından yenmez etkinlikler, partiler arasından da 19.02 tarihli 10. Yıl Partisi'ni gözüme kestirdim.

*'Anne Ben Mobil Oldum' başlıklı kısa öyküm kısa zamanda okuyucu ile buluşacaktır. Evet!

3 Şubat 2011 Perşembe

Yazma Sancıları

Mart 2009'da oksijensiz kaldığım yerden, elimde valizimle ayrılıp yollara düşmüştüm. O dönemde havaya üfürdüğüm sözcükleri sabitleme dürtüsüyle hazırlamaya başladığım blog, bahtsız diğer 1-2 projem gibi gündelik rüzgarlara yenik düştü, tasarlanamadı, bitmedi, hikaye oldu. 23 ay sonra eldekiyle yetinerek açılışı yapıyoruuum... yaptım gitti!